Yaklaşık 12 yıl önce odamda ders çalıştığım bir sırada bahçeden birtakım garip sesler geldiğini duydum. Başta aldırış etmedim, hattâ dikkatimi dağıttığı için sinirlendim; fakat sonra bu sesi bir fare sesine benzettim ve hayvanın zor durumda olabileceğini düşünüp camdan baktım. Görünürde hiçbir şey olmamakla birlikte bağırışlar şiddetlenerek devam ediyordu. Bir süre daha duymazdan geldim; fakat sonra vicdanımın sesine yenik düşüp durumu ailemle paylaştım. Bahçede bir fare sesi duyduğumu ve hayvanın zor durumda olabileceğini söyledim. İnsanların fare gördüklerinde ya da farelerle ilgili bir şey duyduklarında iğrendiklerini belli eden iğrenç yüz ifadelerini bilirsiniz. Ben de böyle bir şeyle karşılaşmaktan korkuyordum. Şanslıydım ki, her canlının yaşama hakkına sahip olduğuna inanan bir ailem vardı ve hemen yardıma koştular. Bir süre sesin geldiği yeri anlamaya çalıştık, uzun uzun o tiz sesi dinledik ve nihayet anladık: Ses yandaki binanın bahçesinden geliyordu; ama oraya ulaşmamız imkânsızdı. Annem ve babam ikinci kattan oraya inecek kadar çevik değillerdi. Benim inmeme de izin vermediler. Babamdan itfaiyeyi aramak fikri çıktığında ben çoktan dayımı aramıştım.

Bir süre sonra dayım geldi. Durumu onunla paylaştık ve çok kısa bir sürede yandaki binanın bahçesine inmeyi başardı. Yukarı çıktığında ellerinin boş olduğunu gördüm ve farenin ölmüş olabileceği düşüncesi saklandığı yerden çıkıp dolaşmaya başladı zihnimde. Çok, çok kısa bir süre sonra dayımın montunun cebinden gelen garip sesi duydum. Bu sesi tarif edebileceğim bir yansıma sözcük ne yazık ki yok lügatimde… Dehşetle “Dayı,” dedim, “fareyi cebine mi attın?”.

Bilenler bilir, John Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar isminde nefis bir romanı vardır. Roman karakterlerinden Lennie, iri yarı cüssesi olan ve cebinde okşamaktan büyük keyif aldığı fareler taşıyan bir adamdır. Ne yazık ki kuvvetinin bir ölçüsü olmadığından sevdiği bütün fareler avuçlarının içinde can vermektedir. İşte, dayımın cebinden gelen sesi duyduğumda gözümde canlanan sahne tam olarak romandaki bu bölümdü. Hemen dayımın yanına koştum. “Çıkart onu oradan, öldüreceksin!” diyerek elimi dayımın cebine attım. Tedirgindim; çünkü daha önce hiçbir fareye dokunmamıştım. Yumuşacık bir şeye çarptı elim ve onu hemen dayımın cebinden çıkardım. Yüzüne baktığımda, daha önce hiç bu kadar güzel bir şey görmediğimden emindim. Siyah beyaz, gözleri henüz açılmamış bir kedi yavrusuydu bu!

Aile efradımızın her biri şaşkınlık içerisindeydi. Hem hayret hem mutlulukla birbirimize bakıyor, ne yapacağımız konusunda hepimiz bir diğerimizin yorumunu bekliyorduk. Ailemizin en mantıklı bireyi annemdir ve kendisinden beklendiği üzere oldukça mantıklı bir yorum getirdi duruma: “Bahçedeki diğer kedilerin yanına bırakalım, doğal ortamından kopmasın. Nasılsa onlarla ilgileniyoruz.”. Hepimiz bu düşüncede mutabık kaldık; fakat saat çok geç olduğu için o gecelik minik kediyi misafirimiz yaptık. Hemen de bir isim bulduk onun için: İlik! Babama neden bu ismi koyduğunu yıllarca sorduysak da bıyık altı bir gülümsemenin dışında hiçbir cevap alamadık.

Ertesi gün okula gitmek için erkenden kalkmıştım; ama içim çok buruktu. Geri döndüğümde İlik evde olmayacaktı. Tahmin edersiniz, korkunç bir gündü. İstemeye istemeye eve geldim, kapıyı çaldım. Babam kapıyı açıp orada beklemeye devam ediyordu. Bir şey söyleyecekti belli ki. Duymaya hazır olduğumu anlaması için yüzümü kaldırıp babamın gözlerine doğru hareket ettirmeye başlamıştım ki, gözlerine erişemeden kucağına takılıp kaldı bakışlarım. İlik babamın kucağında mışıl mışıl uyuyordu! Ben de sevinçten çığlıklar atıyor, bir yandan da durumu anlamaya çalışıyordum. Nihayet açıklama babamdan geldi: “İlik’in evde kalmasına karar verdik.”. O zamana kadar böyle güzel bir cümle duymuş muydum, bilmiyorum. Gizli gizli “Baba, annemi nasıl ikna ettin?” diye sordum. O sırada annem “Tuvalet alışkanlığını edinene kadar pislediği her yeri temizlemekten siz sorumlusunuz!” diye söylenmekle meşguldü. Sonradan öğrendim ki, İlik’i bahçeye bırakmaya kıyamayan annemmiş. Zaten hiçbir zaman bize onun pislediği yerleri de temizletmedi, daima kendisi temizledi. Sanırım annem, ikinci kez anne olmanın tadını çıkartıyordu…

İlik, artık ailemizin bir parçasıydı. Özel bir süt tozu alıp şırınga ile besliyorduk ve hepimizin ayrı ayrı sorumlulukları olmasına rağmen onunla ilgilenmek için birbirimizle yarışıyorduk. Rakiplerim sadece aile bireylerim de değildi, arkadaşlarım da artık beni değil İlik’i görmeye gelir olmuşlardı. Hastalandığında maaile veterinere gittik, hep birlikte başında bekledik. Aile dostlarımız geçmiş olsun demek için sıraya girmişlerdi; çünkü onun bizim için ne kadar önemli olduğunun bilincindeydiler. Bir defasında da evden kaçmıştı. Yemek yemesini çok seven babamın hiçbir şey yemediğine ilk kez o zaman şahit olmuştum. Hiçbir zaman okulunu aksatmayan ben, okula gitmeyip tüm gün pencerede onu beklemiştim Eve döndüğünde yaşadığımız sevinci anlatmaya bile gerek yok sanırım. İlik’in çok sevdiği bir bornoz vardı. Kucağımızda yatacaksa mutlaka o bornozu giymeliydik, başka türlü rahat edemezdi. Yazın kavurucu sıcaklarıyla ilgili haberleri, o bornozun içinde kavrulma hissini yaşayarak dinlerdik. İlik, bize en güzel yıllarımızı hediye etti. Ne yazık ki artık aramızda değil. Bir hastalığı sebebiyle onu kaybettik; ama gittiği yerde çok mutlu olduğuna ve bizim onu özlediğimiz kadar onun da bizi özlediğine her zaman inandık. Bir de, bir gün mutlaka kavuşacağımıza…

Hacer ŞAHİN

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin.
Lütfen isminizi girin.