Şimdi siz sevgili okurları alıp tarihin başlarına doğru bir yola çıkmak istiyorum. Bildiğiniz üzere atalarımızın o zamanki beslenmesi toplayıcılık ve avcılık üzerine kuruluydu. Avcılık için gerekli aletleri icat etmeyi akıl etmeden önce insanlar, el mahkum, sadece meyve, sebze, fındık fıstık, tohum, çeşitli otlar gibi toplayabildikleri şeyleri yemek zorundaydı. Ve kafanızda muzlu, ananaslı envai çeşit meyve ağacı bulunduran ormanlar canlandırmayın, Afrika ve kuraklıktan bahsediyoruz burada. Dolayısıyla sopa ve taş kullanarak yapılan ilkel aletler, avcılık ve insanın ete yönelmesi konusunda büyük önem taşıyor. Bu aletleri yapmaya öğrendikten sonra da bitmiyor insanın açlıkla sınavı, koskoca hayvanları avlamak öyle kolay mı? Bir tane avlayana kadar kaç tane kaçırıyorlardı bir düşünsenize? Ya da “büyükçe bir şey avlayayım da dolaba atarız, bizi bi’ hafta götürür” diyemiyorlardı. Özetle bu insanların günleri çoğunlukla, sabahın köründen akşama kadar yiyecek aramakla geçiyordu.

Şimdi büüüyüüük bir adımla kocaman bir zaman dilimini atlayalım ve günümüze gelelim. Bildiğiniz üzere beslenmemiz süpermarket üzerine kurulu. Bizim toplamaydı, avcılıktı gibi sorunlarımız yok, yiyecek kıtlığı gibi bir sorunumuz asla yok, her şey elimizin altında. Yani sevgili atalarımızdan oldukça farklı bir yaşam stilimiz var, özellikle biz şehir insanları olarak, resmen yiyip, oturup yatarak hayat geçirme sanatını emin adımlarla göklere taşıyoruz. Bu yaşam tarzımız sayesinde, eczacılık endüstrisinin ceplerini her gün doldurmaya devam etmemize rağmen, yine de her gün binlerce insan kalp krizinden, kanserden, beyin kanamasından ölüyor, obezite, şeker hastalığı falan da cabası. Çok enteresan değil mi?( Ya ne olacaktı?)

Düşünün, sadece bir düşünün ki, insanoğlu hiçbir zaman bugün yediğinden çok yemedi. Öncelikle bu fikri bir benimseyin. Kıtlıktan çıkmış gibi yiyoruz ve kıtlıktan çıkalı da asırlar olduğunun altını çizmek isterim. Her yerde bir “uzman” kişi “günde en az 3 öğün yenmeli”, “aralara da küçük öğünler sıkıştırılmalı” diye öğütlüyor. Peki, şu an “ne olacaktı acaba”dan vazgeçtim, asıl sorum şu: ne zaman gözümüz doyacak?

Bakın, insan nüfusu gittikçe artıyor ve elimizdeki kaynaklar sonsuz değil. Evlerimizin rahatlığında bu satırları okurken “hadi orrdan cağnımm hehe” demek çok kolay tabii. Zor olan ise olayın ciddiyetine varıp değişmek. Özellikle düşünce yapısını ve alışkanlıkları değiştirmek. Farkındayım. Ama imkansız değil, o yüzden yazıyorum bunları. Şu ana kadar okuduklarınız mantıklıysa, devam edelim. Arkadaki öğrencilere diyorum, sesinizi duymayayım.

Bildiğiniz gibi son 20-30 yıl öncesine kadar”vegan” veya “vejetaryen” kavramlarına pek aşina değildik. Olmadıkları için değil, pek tabii vardılar. Einstein, Steve Jobs, Van Gogh, Ghandi, Tolstoy, Tesla, Budha, Kafka, Pisagor, Newton ve Darwin gibi insanların et yemediğini biliyor muydunuz?  Lakin son zamanlarda bu “farklı” insanların sesi biraz çok çıkıyor gibi. İnsanlar farklı sebeplerden ötürü vegan ya da vejetaryen olabilir, lakin geneli etik sebeplere bağlıdır ve bu konu “koyun kesmeyin”, “kürk giymeyin”, “ ineklere sahip çıkalım”dan biraz öteye gidiyor.

Ortalama bir ineği (700-1000 kg arası, doğada 20 yıl yaşayan bir canlı) doyurmak için ne kadar yem ve su lazım, düşündünüz mü hiç? Yaşına, büyüklüğüne ve bulunduğu iklime göre, 18-25 kg yem, 11-113 litre de su tüketiyorlar1. Tabii bugün tüketilen, fabrikasyon dediğim inekler çok daha kısa ömürlü ama sayıları doğal üremeyle olacağından kat be kat daha fazla. Ve gördüğünüz gibi, dehşet tüketiciler.

Şimdi ön yargılarınızdan sıyrılıp, rahatça arkanıza yaslanın.

Dünyanın bazı noktalarında açlıktan ölen insanlar varken, hiçbir kıtlık çekmeyen diğer kesimin, sırf canı sığır eti yemek istiyor diye binlerce kilo tahılı beslemiyor muyuz ineğe? Susuzluktan ölen insanlar varken, dünyanın suyunu ineklere vermiyor muyuz? Bu hayvanların yetişmesi için kullanılan buğday, mısır, soya, pirinç gibi tahıllar, her ülkede en ecuz fiyata satılan ve çoğu aileyi açlık eşiğinden normal seviyeye çıkarak ürünler değil mi? Dünyada 1 milyon insanın kıtlıkta yaşadığını da ayrıca hatırlatmak isterim.

Ne zaman gözümüz doyacak?

Et endüstrisinde kullanılan hayvanları doyurmak için gerekli ölçüleri öğrendik, peki bu ürünleri yetiştirmek için kaç dönüm toprak ekilmesi lazım? Bir dönümlük toprakta ortalama 650-750 kg buğday üretiliyor. Betonlaştıkça betonlaşıyoruz, şehirleri köye dönüştürmek gibi bir niyetimiz olmadığı belli. Peki o zaman nereye ekeceğiz biz bunca tahılı da bu hayvanlar büyüyecek? Tabii ki ormanları keseceğiz, çünkü adeta zeka fışkırıyoruz (yazar burada göz deviriyor). Gezegenimizin akciğerlerini söküp, yüzlerce, belki binlerce hayvan türünü de evsiz bırakacağız. İnsan olmak böyle bir şey sanırım.

Ne zaman gözümüz doyacak?

İklim değişikliği evrensel sorunlarımızdan biri ve haberlerde bile “yeşil enerji” gibi şeyler duyuyorsunuz. Daha az kişisel araç, daha çok toplu taşıma falan. Size haberlerde duyamayacağınız bir bilgi vereyim; et için yetiştirilen hayvan besiciliği üniteleri, dünyadaki araba, uçak ve diğer taşıma türlerinin toplamından fazla emisyon üretiyor. Yani TÜM dünyada günlük oluşan TÜM o hava+deniz+kara trafiğini bir hayal edin, bunların TOPLAMINDAN bahsediyoruz. Bu hayvanların toplu üretiminin acil durdurulması, en azından yavaşlaması lazım. Ama ne yazık ki talep düşmedikçe hiçbir fabrika sahibi “gezegenin yararına” gelir kapısını kapatmayacak.

Peki gerçekten soruyorum, artık ne zaman gözümüz doyacak?

Ne zaman bugün yaşadığımız hayatın sürdürülebilir olmadığını algılayacağız? Bu güzelim gezegenin çöküşünün aslında senin, benim, hepimizin mutfağında başladığını ne zaman göreceğiz? Yaptığımız her yemek alışverişi seçimiyle daha büyük bir resme katkıda bulunduğumuzun ne zaman farkına varacağız?

Unutmayın ki beslenmenizdeki küçük değişiklikler bile büyük değişime yol açabilir. Lütfen artık bilinçli ve azıcık evrimimizin insanı olalım. Vakti geldi, geçiyor bile.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin.
Lütfen isminizi girin.